.sınırlar.sinirler.

.çocukluktan itibaren öğrendiğim(?) bir kavramdı sınırlar. coğrafya dersi, tarih dersi derken insanların ülkelerin sınırlarıyla birbirinden ayrıldığını ve hatta bunun için bin türlü savaş ve şiddetler gördüğünü öğrendim. anlayamadım, insan-hayvan-bitki nasıl bir sınırla ayrılabilirdi ki. sen doğuda kal ben batıda diye duvar çekilebilir mi gerçekten?

doğanın koyduğu sınırlar vardı bir de, su bir sınırdı ama öyle kalemle çizilmiş gibi değildi. suya dokunabilir ve öte tarafına geçebilirsin. ağaçlar da, yükseltiler, vadiler de öyle, doku değişimini anlayabiliyordum doğadaki sınırlardan.

yıllar geçtikçe bir de insan ilişkileri karmaşıklaştı, sınırlar belirginleşti ya da silikleşti. kimisi çok yakın, kimisi içerde, kimisi çok dışarda ve uzak. sınır tanımayanlar var bir de elbet, nerde duracağını bilemeyenler. “alan” ihtiyacıyla kendimde de gördüm o duvarları ören içerdeki sınır-seviciyi. an geliyor hiçbir sınır kalmıyor ve ben de kendime yer açmaya çalışıyordum. ilişkilerde sınırları belirlemek ve tanımlamak en zor ve görünmez olan. kolaysa anlat bunu kırıp dökmeden.

bedenle çalıştıkça geldi fiziksel sınırlar. ötesine geçilebilir, değişebilir olduğunu gözlemlemeye başladım ve oynamaya başladım. zorladıkça iflah olmuyor, sınırları gördükçe ve sevdikçe yumuşuyordu.

hepsinin üstünde varolmanın özünde de böyle değişen, dönüşen, yer açan sınırlar varmış meğer. kendimi gözlemlemektendir belki bu oynak sınırları fark etmek. peki bir şeylerin ötesine geçip kendi sınırlarımı (fiziksel, duygusal ve enerjisel) zorlayıp da cepten yemeye başladıysam ne olacak? Sınırlar dönüşüyor sinir haline. yapabileceklerim ve potansiyel olarak içerde barındırdıklarım şu anki sınırlarımın ötesine gitmeye geçince o iflah olmazlıkla toss yere çakılıyorum. ahanda orda sinirleniyorum üstüm başım toz-toprak yara-bere.

Nerde dur diyeceğimi, yumuşak bir “hayır” ile gülümseyeceğimi bilsem de bazen sınırlarımı zorlamam gerektiğinde olan tek şey sinirlenmek ve aslen kendime zarar vermeye başlamak. tıpkı tarih kitaplarında anlatılan savaşlar gibi. içerdeki savaş ve şiddetin dozu artıyor o esneyen ve dönüşen sınırlar kapasitesinin ötesine itildikçe.

ne kağıt üzerine çizilmiş ülke sınırları, ne de hiyerarşik olarak insan ilişkilerindeki sınırlar değil inandığım ve tanıdığım. aşağı yukarı bildiğim kendi sınırlarım ve bunların içinde açabildiğim alanlar ve üzerine çalışmakta olduklarım. bir de doğanın sınırları var ki anladığım ve tanımaya çalıştığım, artık bize yokuş aşağı gidiş halinde gösteriyor “sınırları” aşınca neler olabileceğini.

Posted in denemeler and tagged , , .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir