öz-lem

Elbette seni inciteceğim.

Elbette beni inciteceksin.

Elbette acı çekeceğiz.

Ama bu varoluşun mutlak koşuludur.

Bahar olmak, kışın riskini

kabul etmek demektir.

Var olmak var olmama riskini

kabul etmektir.

Antoine de St-Exupery

arada insanın canını sıkması, moralini bozması iyi bir şeymiş. böylece insan hep yüksek yüksek olup da bir anda düşmüyormuş. dengeli bi ruh halini korumak için arada üzülmek, öfkelenmek, dalgalanmak serbest.

bugünlerde neler serbest, neler kısıtlı, neresi sınır hep bi hesap kitap yapmak halinde insanlık. “yetecek mi, bitecek mi, ne zaman, nasıl, peki ya…?” soruları zihinlerde fır fır dönüp dururken daha öz’de ne oluyor ona bakıyor halde buldum kendimi.

kelimelerle oynamayı pek severim, yine oralarda biraz çamura bulandım. “öz”den yola çıkıp nerelere varacağımı bilmeden bir yola düştüm.

her şeyin “fazla” ve “normalleştirme abartısı” haline döndüğü bu zamanda öz olanı aramaktayım. dışarda olduğu kadar en çok da içerde olan öz peşine düştüm. bugünden yarına bulunacak şey değil elbet, kimler bulmuş da ben şıp diye kavuşayım ona. “özlenen”ler, “özel”ler, kısıtlanan “özgürlük”lerden bahsederken gelip bakınca kökene ne göreyim.

gün ağarıyor ve sabah oluyor. kuşlar her sabah daha sesli, kediler daha azgın, bu mart ne zaman bitecek de havalar ısınacak diye soruyorlar belki de. bu aralar ben de soruyor ve özlediğimi hissediyorum güneşi, denizi, bir kat daha üstümden azaltmış hali. mevsimlerin de netliğini kaybettiği bu dönemde, belirsizliklerin içinde durmaya çalışırken güneş de saklanınca en çok özlenen de o oldu benim için. yalnızlıklar, mesafelenmeler derken dokunmayı, sarılmayı, yüzyüze / yanyana gelmeyi özlemenin de kendi öz’ümüzle bağlantı kurmakla bir ilintisi olabilir mi? özlemi duymak için kendimi daha çok dinlemeye ihtiyacım var, işte tam da bunun zamanı.

gün akmaya devam ederken, binbir düşünce fink atarken içimde bir an için kendimle kalıp da durduğumda bakıyorum ki epey bir “özel” hissediyorum. bunun için dışardan gelecek herhangi bir şeye ihtiyacım yok imiş meğer. ki zaten eve kapanabiliyor isek epey şanslı azınlıktanız ve kendi özel alanımızdayız ve baya da özgürüz. bazen bu konfor alanı bile dar gelebiliyor, alışkanlıkları, bağımlılıkları, sınırları görmeye vesile oluyor. o dar boğazın bir ucunda zayıf bir ışık görene kadar yapabileceğim en iyi şeyi seçiyor ve duruyorum bu şansım var iken.

olmayanın lafını etmek, “ah keşke..”lerle ömrü tüketmek yerine şu anda durmanın, olanın öz’üne bakmanın zamanı. abartısızca, olağan haline basitçe bakmak. özlediğim gelmeyen bahar güneşi mi yoksa içimde tuttuğum, patlamayı bekleyen tohum misali hikayeler, kırgınlıklar, zayıflıklar yani kendim mi?

Posted in denemeler, Yazılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir