kayıp

Yazılar, konuşmalar, mesajlar, ses kayıtları derken iletişimin bin türlü yolunu yeniden keşfediyoruz. Kolektif olarak farklı bir araya gelişlerin yollarını arıyoruz. Zaman zaman bir araya geldiğimiz, bir masa etrafında toplandığımız zamanları yâd ederek ekranlar başında sofralarda buluşuyoruz.

Günlerin takibini yapabilir hale yeniden gelmeye başladım. Yeni oluşan rutinler, havaların ısınmasıyla bahçede canlanan hayatı gözlemlemek ve ona dair bedene ve belleğe notlar düşmek anda ve burada olanı takip etmeyi kolaylaştırdı benim için. Sabahın aydınlanan saatinde durmak, bir süre bahçede neler değişmiş diye dolaşmak ve günün işlerini sıraya koyarak çalışma alanına yerleşmek.

Yoga, beden farkındalığı, meditasyon gibi çalışmaların temelinde de yatan bu gözlemci kalma hali ve tekrarlar pratiği kolaylaştırmanın yanında arka planda da çalışıyor. Bedenin anlık değişikliklere olan direnci/dayanıklılığı sinir sisteminin dengeli bir halde olmasına bağlı. Evlerimizde olsak da ekranlar, sesler, komplo teorileri, gelen mesajlarla her an her şey olabilirmişçesine diken üstünde bir haldeyiz.

Bedeni ve zihni bütün bu hali gözlemleyecek bir alana çağırmak söylendiği kadar kolay olmayabiliyor bazen. Gerçekliğimizin kısa süre içinde alt-üst olduğu bedenin otomatik olarak kapandığı, kısıtlı bir alanda durmaya ya da mesafeleri koruyarak harekete edebildiği bir mekan ve belirsiz bir zamanın içindeyiz. Evde güvenli bir halde olmayan yetişkinler ya da çocuklarla ilgili çevremizden duyduğumuz hikayeler kadar bir de kendi hikayemiz var süregelen. Ev-bedenlerimiz de bu “güvenliksiz” hali bizzat deneyimliyor ve içine çekiliyor olabilir. Ellerimizi yüzümüze sürmememiz konusunda defalarca uyarı aldığımız için kendimize dokunmayı bile ihmal ediyor olma ihtimalimiz çok yüksek. Dışarı çıkmanın, tam güvenli hissettirmeyen ev-bedenin sınırlarını genişletmenin korkusu ve gerginliği görmezden gelinemeyecek bir seviyeye gelmiş bile olabilir.

Bütün bu olası senaryolar bir kenara, bunların içinden nasıl geçilebilir diye düşünürken aklıma bir soru düştü.

“bir şeyi kaybetmişim gibi, ama neyi?”

Düşüncelerin arasında gezintide kaybolmuşken o kayıp hissinin izini bedende sürmeye başladım. Yıllardır bedenle çalışan, dokunarak iletişim kuran biri olmama rağmen bu yalnız ve çoğunlukla evde geçen zamanda kendi bedenimle kalarak temas kurduğum zamanları anımsayamadım. Bolca temas ederek geçen günler bizleri eve kapadıktan sonra dokunmak sanki büsbütün yasaklanmış gibi geldi. Ağrıyan, gergin hisseden ya da hissetmeyen beden parçalarına dokunmayı, hafif masajlar yapmayı, dolaşımı ve lenfatik sistemi de desteklemeyi hatırladım.

dokunuyorum, kendimle ve içinde bulunduğum mekanla, toprakla temas kuruyorum fakat hala o karnımdaki kayıbın sıkışık ve ağır hissi var.

Neyi kaybettiğimi bilmeden karnımdaki hisleri izledim biraz da. Tüm bu iletişim devrindeki fazla iletişimin hızına yetişemedikçe “yetersiz” olmayı ve özensizliğe karşı “tahammülsüzlüğü” buldum. Bu ikisi de bedenimi ve kendimi koruma zırhlarının arkasına sakladığım bir yere getirmiş beni, ki o sıkışıklık ve ağırlık da taşıdığım zırhtan imiş.

hemen söküp atamam ki o zırhları, yıkamam ki duvarları. sesimi duysalar yeter oysa. sesim çıkmıyor mu yoksa beni görmezden mi geliyorsun?

Kayıp hissettiğim bir yer de bu duyulma ihtiyacını ifade etmeden “öfke”li ve “keskin” dil ile tepki üreten yanımla karşılaştırdı. Gün içinde bedenimde yükselen sesim, bazen gözyaşlarım, bazen de kızgın kelimelerimi biraz demleyebilmeyi, geldiği gibi bırakmamayı deneyimledikçe zırhlar da biraz inmeye, duvarlar buzlu cama hatta bazen sonuna kadar açılan pencerelere dönüşebildi.

Tüm hız, her yerde olabilme halinin getirdiği telaşın bedenimde yarattığı gerilimi bu soruların peşine düşünce nasıl çözmek için adımlar ürettiğimi net görebiliyorum.

Kendime fiziksel olarak dokunmak, ilgi isteyen pek çok şeyden önceye ev-bedeni bulmayı hatırlamak.

Günbegün düzenli meditasyon ve hareket çalışmaları ile nefesimi, bedenimdeki duyumları izlerken, kendimi korumak adına anlık ve fevri tepkilerinin izini gün içinde sürmeye devam etmek.

Üzüntü, neşe, kızgınlık ne gibi bir duygu var onunla yüzyüze geldikten sonra dışarıya açılmaya hazır olanı yumuşakça ifade etmek.

Şimdi o ilk soruya geri dönüyorum ve; kayıp hissinin izini sürmek her günün rutini içinde daha sakin ve topraklanmış bir yerden yapılabilir ve daha bile yumuşayabilir diyorum. Her sabah bana eşlik eden kuşların sesleriyle bu kayıplar ve hazinelerle dolu kendi coğrafyama bakmak, biraz gülümseme, biraz gözyaşı ile bu alana dokunmama büyük destek. Bedeni ve zihni atacağı adımın kurgusu ve kuruntusundan daha geniş ve ferah bir yerde süzülürcesine yürümeye davet etmek için her gün biraz durmaya ne dersin? Bir araya gelişlerin başka yollarını bulmuşken en uzaktaki dostlarla aynı sofrayı paylaştığın gibi kendinle de buluşmaya zaman açabilir misin?

Meditasyon Alanı bütün bu soruların içinden doğdu ve yazarak paylaştığım kadar biraz da ses veriyor olacağım. Zamanla büyüyecek bir çemberin/ sanghanın / topluluğun hayaliyle…

Ve şimdiki zamanda mümkün olan iletişimin görüntülü görüşmeler, bir dolu yazışmalardan ibaret olmadığını hatırlamak önemli. Yan yana durmanın, sesimizi, nefesimizi duyabildiğimiz ve dokunabildiğimiz zamanları kaybetmişiz gibi gelse de önce kendimizle sonra da yakın çevre ile o ilkel iletişim yolları hala açık.

Posted in beden çalışmaları, denemeler, Yazılar.