Sessizce durunca

Hayat kendi ritminde paldır küldür akmakta ve sürüklemekte iken yine tam zamanında gelen bir inzivaya gidiyordum. Yanımda koşulsuz sevdiğim ve güvenle alanı açan ve tutan bir Çağım, tanıdığım ve tanışmadığım insanlarla yol İzmit’in cennet yuvası Nefesköy’e doğru teker döndü.

Dışarının sesleriyle içerinin seslerinin hemhal olduğu sayıyla 5 gün, hissel olarak ölçülemez zamanlar geçirdik. Günün ismi cismi kayboldu. Sessizliğini çok sevdiğim Barancan’ım, yeni karşılaştığım ve tanışık hissettiğim Sümeyra ve Ela bu inzivada alanda olduğuna ilk anda sevindiklerimdi. Eski tanışıklık ve muhabbet halinde olduğum Bengi ve Elif ile yeniden karşılaşmışçasına heyecan duyuyordum. İsmi ve cismini bilmediğim bir dolu insan daha, şaşırtıyor, büyülüyor ve gülümsetiyordu.

Kelimeleri dökene kadar 1 hafta geçti. Bir süre anlattım, ağladım, uykusuzlukla boş baktım etrafa. Şimdi olanı biteni dökmeye hazırım.

Her sabah sessizliğe özgü biçimde Çağım ya da ben gong ile uyandırıyorduk insanları. Sabah pratikleri, nefes çalışması ve meditasyon için toplanıyorduk. Gün içinde farklı oturumların çağrısı idi gong’lar. Bazen ben bile irkiliyordum çaldığımda. Durmaktan başka işi olmayan zihin çeşitli hikayeler, anılar ve tepkiler ile de bu irkilmeyi katmerlendiriyordu. Olanı görmenin ve sadece gözlemci kalmanın kelimelerle ifade ettiğinden daha fazlası olduğunu bizzat deneyimliyordum.

Şimdiye kalan, kendimi hayatta zora soktuğum “verme” ve “karşımdakinin ihtiyaçlarını karşılama” hali. Ben verdikçe karşıdaki alıyor ve bir noktada kendimden verebileceğim hiçbir şey kalmadığında donuklaşıyor, perişan oluyorum. İnandığım, beslendiğim ve ürettiğim her alanda (beden çalışması, sosyal çalışmalar, ekoloji vb.) bu durumla karşılaştım. Bazen konuşurken, bir ders verirken, alanda bir mekan tasarlarken ve inşa ederken hep aynı kuyuya düşebiliyormuşum. Çok da önemli değil aslen ne yapıp ne ettiğim, ne ile kendimi tanımladığım. Ben sadece Yağmur olabilmeliyim, olduğu haliyle görünmek yeterli. Nerede fazladan bir çaba sarf ediyor olduğumu görmeye başladım. Fazlasını bırakmak, beni besleyenlerle biraz daha demlenmek o çabayı görmeme destek oluyor. 

Yine bir çember açıldı, 5 gün boyunca kendi iç çemberlerimizde dolandık, tartıştık, kızdık, sevindik, heyecanlandık, korktuk ve sonra yeniden o çemberde buluşup kapattığımızda da kendi içimizde kaldığımız yerden devam ettik, ediyoruz.

ve yine Birhan Keskin kapatsın bu yazıyı da.

Bu Mektup Sende Dursun

Dur.
Burada, uzun uzun, bir durakta dur olmuşum.
Oradaydım, şimdi.
Burası araf’tan sonrasıdur… arafımı da, yazmıştım
bir gün sana..
sen o arafı okuyunca ağlamıştın.
Ben de yazarken dur.. çok ağlamıştım hemde.
Esrar dede kadar ağlamıştım:
“Ağlatmayacakdın, yola baktırmayacakdın;
Ol va’de-i tekrar-be-tekrarı unutma!
Burası araf sonrasıdur. Arafta çok bekledimdi.
Şimdi burada duracağım dur..
Dünya yuvarlakmış! .. O dönüyor! durdur.
Dönenlere bir şeyim yok diyeceğim; dur
Bende döndüm zamanında.. Döndüm, Durdum..
Şimdi dönmeye mecalim yok. Dur.

DUR UP DUR AY IM
BEN AR TIK! DUR AN OL AY IM
DUR ET MİŞ LER BEN İ İÇ TEN İÇ TEN DUR ET MİŞ LER.

Birhan Keskin

Posted in beden çalışmaları, denemeler, Yazılar and tagged , , , , .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir