Düşen toplar önünde saygıyla eğilmek
Sabahların karanlıkları üzerine bu kış bir de kuzey egenin yağışları İngiltere’yi evlerimize getirdi. Puslu ve ıslak havalarda uyanmanın tatsızlığı ve dünya ahvali birleşince küçük bir kasabada yaşamanın dinamikleriyle birlikte; hayatın ritmine ve rutinlere bakma fırsatım oldu.
20li yaşlarımın başında büyük bir şehirde, oldukça şanslı bir üniversite hayatı geçirirken tüm düzensizlikler içinde kendi ritmimde akan bir hayatım vardı. Yüksek lisansla eş zamanlı olarak, bir ofise gitmeye başladığım zamanlarda; yoga pratiği ile tanıştım. Ve artık boş zamanlarım kendi akışında ritimden daha planlı bir hale dönüştü. Okul ve ofisten arta kalan zamanları “kendim için” anlamlı kılmak iyi geliyordu. Şehirde geçen yıllarımda hep dolu ve takip edilmesi gereken bir takvimim vardı ve sabah pratikleri, akşam meditasyonları, sosyal buluşmalar ve daha fazlası o kaosun içinde beni bir şekilde tutuyordu. Rutinler hayatın tadını aldığım boşlukların anlamlı dolulukları idi.
Yıllar geçti ve bugüne geldiğimde kendi ritmimde ve tamamen çevrimiçi düzende devam ettirdiğim parçalı işlerle hayatı sürdürmeye çalışıyordum. Google takvimimde büyük boşluklar vardı ve dersten çıkıp toplantıya koşmuyordum. Biraz atalet, biraz da bıkkınlık gelmişti. Sabah erken kalkıp da pek çok şeye ustalıkla “yetişen” ben, sakin ve rahat görünümlü bir “ miskin”e dönüşmüştüm ve bu hal beni kaygılandırmaya başlamıştı.
Sabahın kör karanlığında uyanıp da yıllardır aksatmadan yaptığım pratiklerim elimden kayıp düşmüş gibiydi. Onları kaybedersem “ben” olmaktan çkarmışım gibi bir kaygı yükseliyordu içimden. Oysa ki şu anın, değişen bedenimin ve yaşadığım hayatın ve ortamın ritmine göre bir şeyler değişmekteydi. Rutinler benim hapishanem değil de değişken bir ritimle eşlikçim olabilir miydi?
Günlerdir bu soruyu arıyorum aslına bakarsanız. Rutin yaratmak ve sürdürmek üzerine havalı anlatılar yapmaktan çok uzaktayım. Sirkadyen ritim, aralıklı oruç gibi kavramlarla donanmış, bilimsel dayanaklarıyla makaleler okuyup, konuşmalar dinlesem de en nihayetinde bedenimi tanımak ve duyabilmek sadece benim yapabileceğim bir şey. Katı ve disiplinli bir rutini kurmak hatta bunu sürdürmek, motive olmak için gruplara katılmak başlangıç için ihtiyaç olabilir. Ki kendi deneyimimde bir grup ile birlikte bir şeyi yapmanın kendi “erteleme” hallerine düşmekten beni çekip çıkardığını biliyorum.
Tek başına bir yolu yürümek ve yorulsak da sıkılsak da o yolda zorluklar ve engellerle kalmak, bazen adım atmasak bile durmak daha önemli geliyor. Rutinler yaratmak size vaad edilen cennetin kapısını açar mı bilmem ama benim için gün içinde bulduğum -ve bazen de kaybettiğim- ritimler, hayatın içine sızabildikçe süregelebiliyor.
Jonglörlükle amatör olarak ilgilenmeye başladığımda bana en çok ilham veren söz şu olmuştu;
“Topları yakalamayı düşünme, sadece havaya at ve eline düşmesine izin ver. Eline düşmediğinde de bak, nereye düşüyor; sonra al yerden yeniden başla”.
Oldukça Zen ve basit olan bu yaklaşım bana tekrar tekrar hatırlatıyor; hiçbir şey o kadar da önemli değil ve nefes aldığımız kısıtlı zaman içinde düşmek de ayakta durmak, yürümek ve koşmak kadar oyuna dahil. Mesele düşen topları orada bırakıp gitmeden yeniden ele alıp havaya atmakta, düşeceklerini bile bile.
18 Şubat 2026
Kapak Fotoğrafı: Yağmur Kutlar
